Nükleer enerji gerçekleri

Türkiye’de nükleer santral kurulmadan önce, alternatif kaynaklar araştırılmalı ve gerçekçi bir platforma oturtulmalıdır. Nükleer enerji en son seçim olmalıdır.

Ateşan Aybars
NTV-MSNBC
02 Mart 2006 Perşembe

İSTANBUL - Nükleer işletmecilikte işler yolunda gittiği sürece problem yaşanmayabilir. Teknoloji üretmekte zorluk çeken ama kurulu teknolojileri çok iyi işleten pratik zekalı Türk insanı için nükleer işletmecilikte problem olmayabilir. Nitekim, Türkiye’de Almanya’dan daha fazla ISO 9000 var. Ancak, acil durumlar yönetimi gerek know-how, gerek maliyet açısından engelleyici olabilir.

Örneğin, CANDU reaktörleri ‘derinliğine defans’ kavramı ile bilinen en güvenli reaktörler olarak karşımıza çıkıyor. İki kademeli güvenlik sistemleri hem yönetim olarak hem teknoloji olarak mükemmel tasarlanmıştır. İlk güvence kademesi şöyle oluşur. Kaliteli malzeme kullanmak, insan hatalarını en aza indirecek sürekli eğitim sağlamak, hata geri beslemesi ile tasarımları güncelemek, emniyet sistemlerinin günlük operasyondan bağımsız olması ve herhangi bir kaza için negatif basınçlı ayrı bir binanın (containment building) temin edilmesidir.

Teknik olan ikinci kademe ise, Kobalt çubuklar ve ‘nötron absorber’leri ile fizyon reaksiyonlarını durdurmak ve acil soğutma sistemleri ile güvenlik sağlamaktır. Ancak, bu alanlarda başarılı olmak pratik zeka ile olmaz ve yetişkin eleman temin etmek son derece güç.

AECL’de (Atomic Energy of Canada Ltd.) hem nükleer santral tasarımında hemde elektrik üretiminde çalışan eski bir Nükleer Kontrol Mühendisi olarak (1977-1991), sizlere söylenmeyecek gizli maliyetlerden bahsedeyim. Öncelikle, Nükleer enerjinin temiz, güvenli ve söküm (De-Commissioning) maliyetleri dışında ucuz olduğunda kuşku yok.

130 milyon litre petrol yerine 1 Kg Uranium aynı enerjiyi üretir. Ama bu işin görünen yüzü. Atık yakıtlar maliyetli bir teknik ve sosyal problem olmaya devam ediyor. CANDU reaktörlerinden çıkan radyoaktif atık yakıt 10 yıl kadar santral içinde özel havuzlarda bekletildikten sonra Nükleer Güvenlik Yasası, Çevre Koruma Yasası ve Tehlikeli Maddeleri Ulaştırma Yasaları çerçevesinde 50 yıl sürecek kuru saklama modüllerine taşınırlar. Bu eylem için müthiş bir sosyal altyapı ve koordinasyon gerekiyor.

Santral bir kez kurulduktan sonra toplumun olası acil durumlarda yönlendirilmesi için uzay merkezini anımsatan (Emercency Preperadness) yönetim merkezleri gerekir. CANDU reaktörleri için Toronto’da bu tür tesisler son derece pahalı olmuştur. Türkiyede deprem ya da şiddetli bir yağmur sonrasında toplumun ne kadar aciz ve çaresiz bırakıldığını biliyoruz. En az 8 yıl eğitim gören reaktör operatörleri yüksek ücretli ve temini son derece zor.

Beklenmedik onarım masrafları milyar dolarlara malolmuştur. 1980’li yıllarda Pickering ve Bruce reaktörlerinde kalandria tüplerinin radyasyon ile eksen değiştirmesi, yani tüplerin sarkması ile santral başına 1.5 milyon dolar onarım maliyeti getirmişti. Mesele, santralı satın alıp işletmekle bitmiyor. 1977 yılında CANDU tasarımı ve geliştirilmesi için 5-6 mühendislik disiplini ile işe başlamıştık ama 1990’lı yıllarda çoğu güvenlik, toplum ve çevre bilimleri ile 25-30 ayrı disiplin oluştu. Ancak, Türkiye’de banka hortumları ve kamuya maliyetleri düşünüldüğünde nükleer santrallerin fazla pahalı olmadığını da düşünenler olabilir!

Eğer Türkiye’de nükleer santraller inşa edilecekse, devlet mi yoksa özel sektör mü sorusu cevaplanmalıdır. Nükleer işletmecilik sorumluluğu, tüm diğer sorumluluklar gibi şeffaf ve hesap verilebilir olmalıdır. Türkiye’de hükümetlerin bu tür kavramları benimsemekte zorlandığı düşünülürse, nükleer enerji tehlikeli olabilir. Örneğin, nükleer santralların günlük operasyonları ile sık sık atmosfere salmak zorunda kaldıkları gaz ve sıvı radyoaktif atıklar vardır. Reaktörde kalması maliyetli olan ve reaktör operasyonlarını engelleyen bu atıklar kurumlar tarafından sürekli denetilir. Bu da ‘Atomic Energy Control Board’ türü ‘Nükleer Güvenlik ve Denetim Örgütü’ benzeri yeni kurumlar ve lisanslama faaliyetleri gerektirir.

Türkiye’de nükleer enerji yolculuğunda en önemli konunun bu olduğunu düşünüyorum. Herhalde yabancı kurumları bu denetim ve lisans işlemlerini üzerine alacaklar ve 5-10 sene sonra Türkiye’de bu tür gerekli kurumların oluşmasına kadar faaliyetlerini sürdüreceklerdir.

Özel sektör açısından bakılırsa, nükleer santraller önce maliyetli görülebilir. Ancak, nükleer enerji üretimi beraberinde izotop teknolojisi gibi oldukça kazançlı nükleer teknolojiye yol açar. Reaktör operasyonları ile ortaya çıkan deuterium oksit, tritium, Co60 gibi hidrojen izotopları gıda endüstrisinden, nükleer tıp, aydınlatmadan füzyon çalışmalarına kadar kazançlı yeni teknolojiler özel sektöre cazip gelebilir.

NÜKLEER ENERJİ SON SEÇİM OLMALI

Türkiye’de nükleer santral kurulmadan önce, elbette, alternatif kaynaklar araştırılmalı ve gerçekçi bir platforma oturtulmalıdır. Özellikle, yeni elektrik üretim modelleri (distributed generation) yaygınlaşmaya başlıyor, elektrik tasarruf çabaları ve kaynaklar net olarak değerlendirilmelidir.

Nükleer enerji en son seçim olmalıdır. Ama bu çabalardan ne sonuç çıkarsa çıksın, sanırım, siyasi gerek olarak bölgesel dengeler açısından toplum isteği dışında da olsa Türkiye nükleer enerji ile tanışabilir. Son günlerde yazılı ve görsel medyada nükleer enerji tartışmaları boşuna olmasa gerek. Uluslarası Enerji Komisyonu müsaade etmeden kimse nükleer santral kuramaz. Rusya’dan Türkiye’de 2020 yılına kadar 6 reaktör kurulacağı haberleri geliyor.

Doğalgaz müşterisi olarak Türkiye’nin nükleer enerji çabaları Rusya için son derece önemli olmalıdır. Türkiye’nin dünyada 17’nci büyük ekonomi olmasına karşı nükleer enerji kullanan 20 küsür ülke arasında değiliz. Ermenistan, Gürcistan gibi ülkeler nükleer enerji ile elektrik üretiyorlar. Yani, enerji bağımsızlığı ve bölgesel güç zırhı altında nükleer enerji devreye sokulmak istenebilir.