YENİ NÜKLEER SİLAHLANMA YARIŞI

Dr. Nuri Ersoy
Boğaziçi Üniversitesi
Makina Mühendisliği Bölümü
34342 Bebek İstanbul

Türkiye’de nükleer enerji tartışmaları Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) tarafından hazırlanan “Nükleer Teknoloji ve Enerji Geliştirme Projesi” ile yeniden gündeme geldi. Bakanlar Kurulu kararı için Başbakanlığa sunulan proje, nükleer santrallerin nerelere kurulacağı, nasıl bir teknoloji kullanılacağını içeriyor. Ayrıca nükleer enerji üretim tesislerinde yerli katkının en yüksek düzeye çıkarılması, yerli tasarım ve üretime dayalı araştırma ve güç reaktörleri ile parçacık hızlandırıcılarının kurulması, tıp ve endüstrinin radyoizotop ihtiyacının yerli olanaklarla karşılanması, uranyum zenginleştirme dahil yakıt çevrimi tesisleri kurulması, uranyum ve toryum aranması, Nükleer Teknoloji Merkezi kurulması gibi faaliyetleri de kapsıyor. Öte yandan TAEK, nükleer enerji konusunda “halkı bilinçlendirme” için faaliyetlere başladı. Bu kapsamda bir eğitim filmi hazırlayan TAEK, bu filmi basın-yaygın organlarına göndermeye başladı. [1]

Türkiye’de nükleer enerji girişimlerinin uzun bir tarihi var. Türkiye'nin nükleer enerji rüyası 1960'ta başladı. ABD, Soğuk Savaş döneminde Jüpiter balistik füzelerinin Türkiye'de konuşlanması karşılığında Küçükçekmece'de nükleer araştırma reaktörünün kuruluşuna yardım etti. İlk nükleer enerji santrali projesi ise 1967-70 yıllarında gündeme geldi. Yedi yıl sonrası için 300 megavatlık kurulu güçte bir santral düşünüldü. Ancak proje rafa kaldırıldı. 1974'te Akkuyu'da bir nükleer santral kurulması planlandı, bu da hayata geçirilemedi. TAEK, 1978'de Akkuyu için BM Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'ndan yer lisansı aldı. 1983'te dönemin başbakanı Turgut Özal tarafından Akkuyu'ya 600 megavatlık kurulu güçte bir nükleer santral projesi gündeme getirildi. O dönemde Sinop'a da santral yapılması gündeme getirilmişti. Ancak Özal'ın önerdiği 'yap-işlet-devret' modeli, nükleer santral gibi yüksek yatırım maliyetleri gerektiren ve konvansiyonel elektrik üretim sistemleri ile karşılaştırıldığında birim enerji başına yüksek bir maliyetle üretim yapan nükleer santrallere özel sektörün yatırım yapmaktan kaçınması nedeniyle cazip değildi ve proje rafa kaldırıldı.

Çernobil kazasının ardından (1987) TAEK'in Nükleer Enerji Dairesi kapatıldı. Ancak nükleer macerası bitmedi. 1992'de yedi firmadan yeniden teklif istendi. 1994'te danışmanlık ihalesi açıldı, bir Kore firması kazandı. 1998'de Akkuyu Nükleer Santral ihalesi tekrar açıldı. ABD-Japonya ortaklı Westinghouse-Mitsubishi konsorsiyumu, Kanada'nın AECL (CANDU) ve Almanya-Fransa ortaklı NPI firmaları ihaleye teklif verdi. 25 Temmuz 2000'de dönemin başbakanı Bülent Ecevit, nükleer enerji planlarından çok pahalı olduğu için vazgeçildiğini açıkladı. Bakanlar Kurulu kararıyla ihale ertelendi . [2]

Bu seferki girişim oldukça kapsamlı ve kararlı görünüyor. Türkiye, yalnızca nükleer enerji santrali kurmakla kalmıyor, bu santrallerde kullanılacak yakıt hammadesinin yerli uranyum ve toryum madenlerinden elde edilmesinden başlayarak, uranyum zenginleştirme işlemine, oradan da atıkların işlenmesine dek tüm yakıt çevrimini yerlileştirmek istiyor. Bu iddialı proje yalnızca Türkiye’nin enerji gereksinimine ilişkin projeksiyonlarla açıklanamaz ve ardında yatan sebeplerin iyi değerlendirilmesi gerekir.

Bu çalışmada Türkiye’nin nükleer rüyasının yanlızca enerji üretimine yönelik masum bir girişim olmadığı öne sürülmektedir. Bu sav, Soğuk Savaş döneminde formüle edilen nükleer doktrinlerin değişmesi ve ABD’nin saldırgan dış politikalarının yol açtığı konjonktür içinde nükleer silahlanmanın küresel boyutta kazandığı yeni ivme değerlendirilerek desteklenmeye çalışılmıştır. Bunun için, Soğuk Savaş güç dengeleri içinde biçimlenmiş olan Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması ve Dış Uzay Anlaşması’nın ABD tarafından nasıl işlevsileştirildiği, ABD’nin benimsediği yeni Milli Güvenlik Stratejisi’nin ve Birleşik Nükleer Operasyonlar Doktrini’nin küresel ölçekte ve Ortadoğu’da nükleer silahlanmayı nasıl tırmandırdığı ve bu konjonktür içinde Türkiye’nin nükleer güç olma hedefinin nasıl oluştuğunu anlatmaya çalışacağız.

Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması

1970 yılında yürürlüğe sokulan Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması (Nuclear Non-Proliferation Treaty, NPT) ile, nükleer silahlara sahip olduğunu kabul eden beş devlet, yani ABD, Rusya Federasyonu, Birleşik Krallık, Fransa ve Çin’e nükleer silah sahibi olmayan ülkelere nükleer silah ya da nükleer silah teknolojisi aktarmayacaklarını kabul etmişlerdir. Buna karşılık, nükleer silah sahibi olmayan devletler ise nükleer silah edinmeyaceklerini ya da nükleer silah yeteneğine kavuşmaya çalışmayacaklarını kabul etmişlerdi. Ayrıca nükleer silahlara sahip olamayan devler de nükleer malzemelerin enerji üretimi gibi barışcıl amaçlardan nükleer silah üretimine yöneltilmemesi için taahhütlerde bulunacaklardı. Bu taahhütler nükleer silah sahibi olmayan her bir devlet ile Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) arasında yapılacak ayrı ayrı taahhüt anlaşmaları ile sağlanacaktı. Bu anlaşma çerçevesinde her bir devletin sınırları dahilinde barışcıl amaçlarla kullanılan sivil tesislerdeki tüm nükleer malzemeler IAEA’ya deklere edilmelidir. IAEA denetçileri bu tesisleri düzenli aralıklarla denetlemek üzere erişim hakkına sahiptir. Düzenli denetimler yetersiz kalıyorsa IAEA deklere edilen tesisler dışında özel denetimler de yapabilir. [4]

Şimdiye dek ABD ve diğer nükleer güçler, nükleer silah sahibi olmayan devletlerin taahhütlerini yerine getirmeleri konusunda oldukça kararlı davrandılar; ancak kendilerinin ve müttefiklerinin yerine getirmedikleri taahhütler konusunda suskun kaldılar. NPT yürürlüğe girdikten sonra Güney Afrika, İsrail, Pakistan ve Hindistan da nükleer silah geliştirmişlerdir.

NPT, nükleer silah sahibi olmayan devletlerin barışcıl amaçlarla nükleer enerji programları geliştirmelerine olanak tanımaktadır. Birçok devlet, NPT’nin kendilerine nükleer santrallerde kullanılacak yakıtı elde etmek üzere, uranyum zenginleştirmeden kullanılmış yakıtı yeniden işlemeye değin tüm yakıt çevrimini içine alan bir program geliştirme hakkı da tanıdığını iddia etmektedir. Ancak bu tesisler devletlere nükleer silah üretiminde kullanılacak malzemeyi de kısa sürede imal etme olanağı sağlamaktadır. Başka bir deyişle zenginleştirme ve yeniden işleme tesisleri, nükleer silahlanma için bir çeşit “gri bölge” oluşturmaktadır[4]. İran’ın uranyum zenginleştirme tesisi ile ilgili kopartılan fırtınanın ardında bu gerçek yatmaktadır. Türkiye de, TAEK tarafından hazırlanan “Nükleer Teknoloji ve Enerji Geliştirme Projesi” çerçevesinde söz konusu tesisleri kurmayı hedeflemektedir. Türkiye’nin nükleer teknolojiyi bu kadar kapsamlı bir şekilde gündeme getirmesinin ardında yatan güdüler, temelde Ortadoğu’daki güçler dengesi, NPT’nin özellikle de ABD tarafında içinin boşaltılması ve ABD’nin izlediği saldırgan dış politika nedeniyle yeni bir nükleer silahlanma yarışının başlaması ile oluşan yeni jeopolitik konjonktür içinde değerlendirilmelidir.

NPT’nin Fiilen İşlevsizleştirilmesi Süreci:

NPT’nin etkisizleştirilmesi süreci 1980’li yılların başında ABD’nin iki önemli bölgesel uydusu Pakistan ve İsrail’in silahlanması ile başlamıştır. Simon Hersch, Pakistan’ın nükleer silah geliştirme ve küresel nükleer karaborsada önemli bir aktör olma sürecini New Yorker dergisinde ayrıntısı ile anlatmıştır[5]. Hersch Afganistan’daki Sovyet işgaline karşı yürütlen savaşta Pakistan’ın desteğini sağlama almak için, Reagan ve Baba Bush dönemlerinde ABD’nin nükleer silah geliştirmesi için Pakistan’a nasıl yardım ettiğini yazmıştır. ABD’den tedarik edilen milyonlarca dolarlık yasaklanmış yüksek teknoloji malzemeleri Pakistan’a satılmıştır. Pakistan’ın nükleer silahlanması komşusu ve “tarihsel düşmanı” Hindistan’ı da nükleer silahlanmaya teşvik etmiştir ve iki ülke 1990 yılından beri her an nükleer bir savaşa dönüşebilecek adı konmamış bir savaş içindedir.

2004 yılı başlarında Libya’nın nükleer programından vazgeçtiğini açıklaması ve tesislerini IAEA denetimine açması ile, Pakistan’ın nükleer operasyonlarından sorumlu General Abdül Kadir Han’ın Libya-Kuzey Kore-Pakistan üçgeninde nükleer karaborsa operasyonlarını yönettiği açığa çıkmıştır. Libya’da bulunan ve uranyum zenginleştirmekte kullanılan teçhizat Pakistan kökenlidir ve Pakistan’ın nükleer savaş başlıklarını monte ettiği füzeler Kuzey Kore’den satın alınmıştır. Bu gerçekler ortaya çıkınca suçun faturası General Abdül Kadir Han’a kesilmiştir, ancak bunun bir devlet politikası olduğu kesindir, zira teçhizat ve füzelerin Abdül Kadir Han tarafından posta ile nakledilmesi pek de mümkün değildir[6]. Kuzey Kore’nin de Pakistan desteği ile geliştirdiği nükleer silahlanma programı sayesinde şu anda ya elinde birkaç tane hazır nükleer savaş başlıkları bulunduğu ya da bunları çok kısa bir süre içinde imal edebileceği tahmin edilmektedir[7].

İsrail’in nükleer silahlanması ise ABD’nin bölgesel çıkarları için uluslararası anlaşmaları nasıl hiçe saydığının başka bir örneğidir. İsrail’in gizlice nükleer silah geliştirdiği Dimona nükleer reaktöründe çalışan Mordechai Vanunu adlı bir teknisyenin 1986 yılında yaptığı açıklamalar ile dünya kamuoyunun gündemine girdi[8]. İsrail nükleer programına 1958’de Fransa’nın yardımı ile başladı ve bu reaktörün varlığı ABD casus uçaklarınca belgelendi. İsrail, 1973 yılında Arap İsrail savaşında nükleer alarma geçerek Sovyetler Birliği’ne Arap müttefiklerine tahdit uygulaması ve ABD’ye de kendisini ciddiye alması yolunda bir mesaj verdi. O zamandan beri İsrail’in savunma stratejisi, yenilgi ile sonuçlanan bir savaştan varlığını sürdürerek çıkamayacağı öngörüsü ile önalıcı saldırılara dayanmaktadır. Bu doktrin, İsrail-Filistin sorununun siyasi çözümü için ortaya atılan önerilerin önünün alınmasını da içermektedir. 1980 yılında Suudi Arabistan’ın çözüm önerisine İsrail’in verdiği yanıt, nükleer silahlarla donatılmış savaş uçaklarını Suudi petrol havzaları üzerinde uçurmak olmuştur[9]. İsrail için nükleer silahlanma bölgesel süpergüç olmanın vazgeçilmez bir koşuludur, ancak İsrail nükleer silahlara sahip olduğunu kabul etmemekte ve NPT’yi imzalamamaktadır.

İsrail 1973 yılından beri ABD’nin bölgesel ileri karakolu olma işlevi çerçevesinde bu ülkeden muazzam boyutlarda teknolojik ve askeri yardım almıştır. 1978-1982 yılları arasında İsrail, A.B.D.’nin bütün dünyaya yaptığı askeri dış yardımın %48’ini, ekonomik yardımın ise %35’ini almıştır[10]. İsrail 1976’dan beri dünyada ABD’den en büyük dış yardım alan ülkedir ve İkinci Dünya Savaşı’ndan beri toplamda birincidir. Özel mali ve askeri yardımlar, ABD’de İsrail için yürütülmekte olan askeri araştırma geliştirme dikkate alındığında bu rakamlar daha da çarpıcı boyutlarda artacaktır[11]. Güney Afrika’daki ırkçı rejim de nükleer silahlanması sırasında İsrail’den önemli bir teknolojik destek almıştır[12].

İsrail’in beş büyük nükleer devletten sonra en büyük ve en kapsamlı nükleer silahlanma programına sahip olan devlet olduğu bilinmektedir. İsrail NPT’yi imzalamamıştır, yüzlerce nükleer başlığa sahip olduğu tahmin edilmektedir ve 4,000 km menzilli balistik füzelere (Jericho-2), nükleer silah taşıma kapasitesine sahip uçaklara ve denizaltından atılabilen nükleer füzelere sahiptir[13].

Bush’un son Hindistan ziyareti sırasında iki ülkenin sivil alanda nükleer işbirliğine gideceğini açıklaması birçok yorumcu tarafından, NPT’yi imzalamayan ve nükleer silahlara sahip olan bir ülke ile bu türden bir işbirliğine gidilmesinin NPT’nin ruhuna aykırı olması nedeniyle, bu anlaşmanın fiilen sona erdiğinin deklere edilmesi olarak değerlendirilmiştir[14].

ABD’nin Yeni Milli Güvenlik Stratejisi ve Nükleer Tırmanış:

Eylül 2002 tarihinde yayınlanan ABD Milli Güvenlik Strateji Belgesi Washington’un küresel hakimiyetine karşı yönelen meydan okumaları ortadan kaldırmak üzere kuvvete başvurmaya hakkı olduğunu ilan etmektedir. Bu, ABD’nin dünyayı tehdit kullanarak yöneteceği anlamına gelmektedir. Buradaki konsept süregiden ya da beklenen bir saldırıya karşı bir tepki olan “Önalıcı Savaş”tan farklıdır. Yeni konsept, yani “Önleyici Savaş” ABD’nin kendisine potansiyel bir tehdit oluşturduğuna inandığı herhangi bir ülkeye saldırma hakkı olduğu anlamına gelir[15]. Irak yeni Ulusal Güvenlik doktrininin “test tüpü” olarak düşünülmüş ve Irak işgali ile amaçlanan ibret alınacak bir örnek oluşturmak istenmiştir. Ancak, ABD için yalnızca tehdit oluşturma potansiyeli olan ülkeleri bile saldırılacak hedefler olarak saptayan bu doktrin, hedef tahtasındaki ülkelerin caydırıcı bir unsur olarak kitle imha silahlarına sahip olma güdüsünü körüklemiştir. Başkan Bush tarafından Suriye, Irak ve İran ile birlikte “şer eksenine” dahil edilen Kuzey Kore’nin nükleer silah potansiyeli anlaşıldıktan sonra gündemden düşmesi bu caydırıcılığın ne kadar işe yaradığına ilişkin iyi bir örnek oluşturmaktadır.

ABD yeni kitle imha silahları geliştirmek üzere 1980’lerden beri dondurulan nükleer silahlanma yarışına da hız vermiştir. ABD 1967 yılında yürülüğe giren Dış Uzay Anlaşması’nı da yırtıp atarak uzayın silahlandırılması yarışını tırmandırmıştır. ABD tarafından geliştirilen, dünyanın yörüngesinde dolaşıp birdenbire atmosfere girerek herhangi bir yere uyarmadan ağır bir saldırı yapabilen sesüstü Cruise Aracı, Dış Uzay Anlaşması’nın açık bir ihlalidir.

2000 yılında daha Bush’un Savunma Bakanı olmadan Donald Rumsfeld tarafından kaleme alınan bir raporda ABD’nin bir haydut nükleer saldırıya karşı savunma amacıyla acil olarak bir sistem geliştirmesi gerektiği yazmaktadır. 11 Eylül saldırılarından sonra ABD hükümeti bir füze savunma sistemi için 100 milyar dolar ödenek ayırdı. Beş yıl sonra sistemin temel unsurları inşa edilmiştir ve bu sene Alaska’ya 16 adet yerden havaya füze istasyonu kurulacak.

Ancak ABD’nin füzesavar kalkanı 1972’de SSCB ile imzalanan nükleer füzelerin sınırlandırılması anlaşmasının çöpe atılması anlamına gelmektedir. Bu anlaşmanın mantığı, füze sayısını sınırlandırarak iki süpergüç arasındaki yokedici güç dengesini korumaktır. Her iki taraf da bu sayede bir karşı saldırıdan sağ çıkamayacağını bilerek diğer tarafa saldıramaz.

Şimdi tüm taraflar “füze savunma sisteminin” bir saldırı silahı olduğunu anlamışlardır, bu da ilk nükleer saldırı da dahil saldırganlık konusunda kendilerini özgür hissetmelerine neden olacaktır. Bu durum ABD’li analistlerce ve potansiyel hedeflerce üzerinde uzlaşılan bir yargıdır, hatta aynı kelimelerle ifade edilmektedir: bir füze savunma sistemi yalnızca bir “kalkan” değil aynı zamanda bir “kılıçtır” da[16].

Mevcut ABD planları da benzer bir Rus tepkisini kışkırtmıştır. ABD’li analistler Bush-Putin yıllarında Rusya’nın askeri harcamalarının üç katına çıktığını tahmin ediyorlar. Putin, Rusya’nın nükleer cephaneliğini yenilemeye girişmiş ve ABD’nin füzesavar sistemini dengelemek için Rusya’nın yeni bir savaş başlığı geliştirdiğini açıklamıştır[17]. Bu savaş başlığı konvasiyonel bir balistik füze ile uzaya fırlatılmaktadır, ancak öngörülebilir bir yörünge ile hedefe yönelmek yerine atmosfere girdiğinde manevralar yaparak yörüngesini değiştirebilmektedir. Bu özelliği sayesinde, savaş başlığının yörüngesini öngörerek hedefe doğru yol alırken önünü kesen ABD füze savunma sitemlerini etkisiz hale getirmektedir. İlk prototip denemeleri başarıya ulaşmıştır ve Rusya Savunma Bakanı Sergei Ivanov Rusya’nın 2010’a kadar “yeni nesil” stratejik füzelere sahip olacağını beyan etmiştir[18].

Çin’in de aynı yönde, belki de daha şiddetli bir tepki vermesi beklenmektedir, çünkü bir füze savunma sistemi Çin’in halihazırda çok sınırlı olan caydırıcı gücününün inandırıcılığına zarar verecektir. Bu bir dalga etkisi yaratacaktır: Hindistan Çin’in saldırı amaçlı stratejik silahlarının genişlemesine tepki verecektir, Pakistan Hindistan’a, ve bu böyle yayılacaktır[19].

Nükleer tırmanışın bir diğer boyutu da ABD’nin düşük kapasiteli nükleer silahlar –sığınak tahrip eden bombalar- geliştirmiş olmasıdır. B61 adlı bu termonükleer bomba, “yeraltına derinlemesine nüfuz eden” ve “konvansiyonel savaş başlıklarının tahrip edemediği, en derinlerdeki ve en iyi tahkim edilmiş yeraltı sığınaklarını yok eden” bir silah olarak tanımlanmaktadır[20]. Rusya’nın stratejik analistleri, bu silahların Ruslar’ın nükleer cephaneliğini kontrol eden komuta sığınaklarını hedef aldığını biliyor. Ancak bu yeni silahların tek hedefi Rusya değildir, bu silahların üçüncü dünya ülkeleri ile meydana gelen çatışmalarda da kullanılması planlanmıştır. Sığınak tahrip edici bu nükleer bomba, küresel güvenliği arttıracak, barışı sağlayacak ve rejim değişikliğine yardım edecek bir aygıt olarak sunulmaktadır. Pentagon, bombanın, kitle imha silahlarının “devlet dışı organizasyonlar (teröristler)” ve “haydut devletler” eliyle yayılmasının önlenmesi için kullanılabileceğini iddia etmiştir.

Sığınak tahrip edici bu nükleer bombalarla ilgili en önemli nokta, taktik nükleer silahlar ve konvansiyonel savaş silahları arasındaki ayrımın silikleşmesidir. Bu aynı zamanda ABD’nin nükleer doktrininin değişmesi anlamına da gelmektedir. Soğuk Savaş döneminde ABD’nin nükleer doktrini, iki süpergüç arasındaki yokedici güç dengesini korumak üzerine kurulmuştur. Karşılıklı tahdit ve caydırıcılık, her iki taraf da bu sayede bir karşı saldırıdan sağ çıkamayacağını bilerek diğer tarafa saldıramayacağı gerçeğinden kaynaklanır. Nükleer silahların kullanılması ise nihai olarak Başkan’ın kararı ile gerçekleşir.

ABD’nin nükleer savaş doktrini, 2005 yılında gözden geçirilmiştir. Doctrine for Joint Nuclear Operations (DJNO) –Birleşik Nükleer Operasyonlar Doktrini- “birleştirilmiş bir komuta ve kontrol altında konvansiyonel ve nükleer saldırıların tümleşik şekilde kullanılmasını” öngörmektedir[21]. Askeri planlamacılar en etkin güç kullanımı, yani ortaya konan askeri hedeflere ulaşmak için değişik silah sistemlerinin karma bir şekilde kullanılması üzerine odaklanmaktadırlar. Bu bağlamda nükleer ve konvansiyonel silahlar askeri komutanların savaş cephesindeki gelişmelere göre içinden silah seçeceği “alet kutusunun” birer parçasıdır.

Yeni nükleer doktrin, Eylül 2002 tarihinde yayınlanan ABD Milli Güvenlik Strateji Belgesi’ne paralel bir şekilde “nefs-i müdafanın” ötesine geçerek belirsiz bir tarihte kitle imha silahları geliştirmesinden kuşkulanılan “haydut düşmanlara” karşı nükleer silahlar kullanılarak “vaktinden önce eyleme geçmeyi” öngörmektedir. Dolayısıyla İran gibi devletlerin kitle imha silahları programları daha geliştirme aşamasındayken nükleer silahlar ile durdurulabilir.

Nükleer savaşı başlatmak için Başkan’ın onayı gerekli olduğu halde bölgesel komutanlar Cephesel Nükleer Operasyonlar’da (Theater Nuclear Operations-TNO) düşük kapasiteli nükleer silahlar kullanılmasına karar verebilirler. Dahası, düşük kapasiteli nükleer silahlar Pentagon tarafından “cıvardaki sivil halk için güvenli” olduğu ve “yan hasarın en aza indirgendiği” gerekçesi ile “yeniden sınıflandırılmıştır”, dolayısıyla bu tür silahların kullanımı üzerindeki kısıtlamalar kaldırılmıştır.

Bu “yeniden sınıflandırma” son derece aldatıcıdır. Uzmanlar yerin 18 metre altında olan ve beton duvarla tahkim edilmiş olan İran’ın Natanz’daki uranyum zenginleştirme tesisini tahrip etmek için 7-8 kilotonluk bir termonükleer bombanın gerektiğini, bunun da Hiroşima’ya atılan bombanın yarısı gücünde olduğunu tahmin etmektedirler. Patlama nedeniyle etrafa yayılan radyoaktif serpintinin etkisinin ise yüzeyde patlatılan eşit güçte bir bomba ile aynı olacağı tahmin edilmektedir[22].

ABD’nin Bush yönetimi altında uluslararası anlaşmaları hiçe sayan saldırgan dış politikası ve geliştirdiği yeni doktrinler, nükleer savaş ihtimalini daha da arttırmaktadır. Ortadoğu’nun nükleer silahlanması ve İran ile yakın zamanda yaşanan gerginliğin bu bağlamda değerlendirilmesi gerekir.

İran ve Nükleer Gerginliğin Tırmanması:

İran Başkan Bush tarafından tarif edilen “Şer Ekseni’nin” bir parçası olarak yeni bir saldırının hedef tahtasındadır. Batı basınında İran’a yönelik kampanya tüm hızıyla devam etmektedir. İran’a yönelik propaganda iki temel varsayıma dayanmaktadır: 1) İran kitle imha silahları üretmektedir 2) İran “İslamcı teröristleri” desteklemektedir. Bu propaganda kampanyası birçok yönüyle Irak’a yönelik propaganda kampanyasına benzemektedir. Kitle imha silahları üretiyor ve “devlet-dışı terörist örgütleri” destekliyor olduğundan kuşkulanılması, İran’ı bir “önleyici saldırının” hedefi haline getirmek için yeterlidir.

İran’ın kitle imha silahları meselesi, tartışılmak üzere BM Güvenlik Konseyi’ne götürülürken Başkan Yardımcısı Dick Cheney ABD silahlı kuvvetleri statejik komuta karargâhına (USSTATCOM) 11 Eylül benzeri bir saldırıya verilecek yanıt olarak “ihtiyati bir plan” hazırlamaları emri vemiştir:

“Bu plan Iran’a karşı hem konvansiyonel silahlar hem de taktik nükleer silahlar kullanılarak girişilecek geniş kapsamlı bir hava saldırısını içermektedir. İran içinde, nükleer silah programı geliştirme amacıyla kullanıldığından kuşkulanan sayısız tesisi de içeren 450 kadar büyük stratejik hedef vardır. Bu hedeflerin çoğu tahkim edilmiştir ve yeraltındadır, dolayısıyla konvansiyonel silahlarla tahrip edilemez ve nükleer seçeneği düşünmek gerekir.[23] ”

Cheney’in “ihtiyati planı” ikinci bir 11 Eylül vakasını önlemeye yönelik olmadığı gibi, saldırı daha gerçekleşmeden İran’ın böylesi bir saldırının arkasında olduğu önkabulü ile cezalandırıcı bir bombardımanın derhal başlatılmasını öngörmektedir. Bu plan, 11 Eylül’den sonra, saldırıyı gerçekleştirenleri desteklediği gerekçesiyle Afganistan’a karşı düzenlenen saldırı ile aynı doğrultuda bir eylem planıdır, ancak bundan da öte ABD’nin nükleer doktrininin, nükleer silahı olmayan ülkelere karşı ilk “önleyici” nükleer saldırıyı yapma hakkını da içerecek şekilde yeniden formüle edilmesi, ABD saldırganlığı açısından yeni bir boyuttur.

Şimdi İran’ın gerçekten de nükleer bir tehdit oluşturduğu yolundaki iddiaların doğru olup olmadığına bakalım. İran NPT’yi imzalamış bir ülkedir, ve bu nedenle nükleer tesisleri IAEA’nın denetimine açıktır ve İran nükleer programının tamamen barışçıl amaçlarla olduğunu iddia etmektedir. İran’ın üç adet ana nükleer tesisi vardır: İlki Natanz’daki uranyum zenginleştirme tesisi, ikincisi Arak’taki döteryum araştırma laboratuarı, üçüncüsü de Buşehr’deki “hafif su” PWR (Pressurised Water Reactor-Basınçlı Su Reaktörü) reaktörü.

Buşehr’deki reaktör İsrail’in Dimona reaktörü ile karşılaştırıldığında ortaya şu tablo çıkmaktadır[24]: Buşehr reaktörü güç çıktısını maksimize etmek için tasarlandığından 30-40 aylık yakıt döngüsü ile çalışmaktadır, yani bu periyodlarla yeni yakıt yüklenmesi gerekmektedir. Bunun için reaktörün çalışmasını durdumak gerekmektedir ve bu casus uçaklarla ya da uydularca kolaylıkla saptanabilir. Dolayısıyla İran’ın nükleer silah imalatında kullanılacak plütonyum elde etmek için reaktörü gizlice durdurması imkansızdır. Bunun yanısıra bu santral nükleer silah yapımında kullanılması imkansız olan üç plütonyum isotopu üretmektedir (PU240, PU241, PU242). Oysa İsrail’in Dimona’daki “ağır su” reaktörü, reaktörü kapatmadan kullanılmış yakıtın çıkarılabilen ve yeni yakıt yüklenebilen “on-line” sistemi ile çalışmaktadır ve girdi-çıktı miktarının saptanması imkansızdır. Ayrıca bu reaktör nükleer bomba yapımında kullanılabilen PU239 isotopu üretmektedir.

Natanz’daki uranyum zenginleştirme tesisi ise Amerikan casus uçakları tarafından 2002 yılında açığa çıkartılmıştır. İran’ın uranyum zenginleştirme programının 1985 yılında başladığı, 1987 yılında Avrupalı aracılar sayesinde Abdülkadir Han şebekesinden uranyum zenginleştirmekte kullanılan santrifüjlerin planlarının satın alındığı tahmin edilmektedir. İran’ın bu santrifüjleri kurup kurmadığı ve uranyum zenginleştirme işlemini gerçekleştirip gerçekleştirmediği bilinmemektedir. Ancak 2 Ağustos 2005 tarihinde Washington Post gazetesinde yer alan en güncel Ulusal Güvenlik Tahmini raporuna göre İran’ın bir nükleer silah için gereken malzemeleri bir araya getirmesi için en az on yıl gerekmektedir. İran uranyum zenginleştirme programının barışcıl olduğunu ve bu ülkeye uygulanan yaptırımlar nedeniyle nükleer enerji programının sürekliliğini garantiye almak için uranyum zenginleştirme tüm yakıt döngüsünü sağlıyacak tesislere sahip olması gerektiğini iddia etmektedir.

Ancak uzmanlar İran’ın uranyum zenginleştirme tesislerini tamamladıktan sonra nükleer silahlanma açısından gri bölgeye gireceğini, ve tesislerini IAEA denetimine açsa bile, Kuzey Kore gibi NPT anlaşmasını istediği zaman askıya alabileceğini, IAEA denetçilerini ülkeden çıkardıktan sonra nükleer silah için gerekli olan malzemeyi de altı ay ila bir sene içinde üretebileceğini öne sürmektedir. Bu noktada, İran’ın özellikle Irak işgalinden sonra ABD’nin Ortadoğu’daki askeri varlığını kendisi için ciddi bir tehdit olarak algıladığını ve nükleer programını hızlandırdığını öne sürmek hiç de temelsiz bir sav olmayacaktır.

Türkiye’nin Nükleer Silah Hayali

Washington Post gazetesinde 7 Mart 2006 tarihinde yayınlanan bir yazıda[25] İran’ın nükleer programının Türkiye’nin de nükleer planlarını canlandırdığı öne sürülmüştü. TESEV’den Emekli büyükelçi Özdem Sanberk “İran’ın nükleer üretim ile baskın güç olacağını” ve İran-Türkiye ilişkisinin “asimetrik bir ilişki haline geleceğini” belirtmişti. ABD yetkilileri ise Türkiye’nin İran’ın nükleer programı ile ilgili rahatsızlığını, Tahran’ı bu programı askıya alması için ikna etmek için oluşturulan uluslararası baskı için kullanmaya giriştiler.[26]

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hilmi Özkök'ün, 16 Mart 2006 günü Harp Akademileri'nde Harbiyelilere yaptığı konuşmada Türkiye'nin nükleer silahlarla ilgili olarak ciddi bir tehditle karşı karşıya bulunduğunu söyleyerek şunları belirtmiş:

"Uzakdoğu'dan başlayarak Ortadoğu'ya doğru uzanan nükleer eksenin küresel kırılma hatlarıyla olan ilgisi ve birbirini çeşitli şekillerde besleyen özel ilişkisi, bölgemizdeki güvenlik konusunu çok daha karmaşık bir hale getirmektedir."

Bu sözlerden Türkiye'nin, karşı karşıya bulunduğu nükleer tehdidi "dengelemek" veya "caydırmak" amacıyla, bir an evvel nükleer silahlara yönelmesi gerektiği anlaşılabilir. Zira Huntington’ın “Medeniyetler Çatışması” tezi kapsamında Türkiye iki uygarlık –İslam ve Batı- arasında yer alan kırılma hattı üzerinde bulunduğu ileri sürülmekte ve İran’ın nükleer programı ile bu kırılma hattının aynı zamanda bir nükleer kırılma hattına dönüştüğü ima edilmektedir.

İptal edilen ilk nükleer santral ihalesinde yetkililerin ortaya konan tercihlere ilişkin beyanları da Türkiye’nin nükleer güç olma yolundaki hırsını açığa çıkarmaktadır. MHP Genel Başkanı ve Başbakan eski Yardımcısı Devlet Bahçeli ile MHP’li Sanayi eski Bakanı Kenan Tanrıkulu; nükleer santral kararı için Ocak 2000’de yapılan liderler zirvesinde, atom bombası teknolojisini de getireceği gerekçesiyle AECL-CANDU’dan yana görüş bildirmişlerdir[27].

Eski TAEK Başkanı Prof. Dr. Ahmet Yüksel Özemre bir yazısında şöyle demektedir;

“TAEK, kendi uranyumumuza dayanan, yani, nükleer yakıt bakımından bağımsızlığımızı garanti edecek olan, ‘tabii uranyum yakıtlı ve ağır su soğutuculu’ nükleer reaktör teknolojisini Türkiye’nin nükleer enerji politikasının temel ilkesi olarak kabul etmiştir. Buna karşın TEK Nükleer Santraller Dairesi yetkililerinin ille de ABD, Fransa, İngiltere, Almanya ve Rusya gibi ancak bir kaç ülkenin tekelinde bulunan zenginleştirilmiş uranyum yakıtı üzerinde ısrar etmeleri ise gereksiz ve milli menfaatlerimize zararlı bir polemik doğurmuştur”[28].

Bugün nükleer santraller için yeniden ihaleye çıkılması gündeme geldiğinde Aksiyon dergisinin haberine göre CANDU tipi nükleer santraller yine favori olarak ön plana çıkmaktadır:

“Dünyada kullanılan ilk reaktör tipleri arasında oturmuş teknoloji olarak bilinen PHWR tipi Kanada'nın (Canadian Deuterium Uranium) CANDU reaktörleri de konuşulan alternatifler arasında. İlk yatırım maliyeti diğer reaktörlere göre yüzde 10-20 daha yüksek olan bir teknoloji. Ancak zenginleştirilmiş uranyum yerine doğal uranyum kullanıldığı için bu tip reaktörlerin işletim maliyeti daha düşük. Türkiye'nin uranyum ve toryum kaynaklarını kullanma isteğine cevap verebilecek en avantajlı teknoloji CANDU'lar. Halen inşa halindeki 27 reaktörün 8'i CANDU. Teknolojiyi Kanada'dan satın alıp kendi toryum kaynaklarıyla enerji üretimi yapmaya çalışan Hindistan bu tip reaktörlerden 6 tane inşa ediyor.”[29]

Burada söylenmeyen niyetin ne olduğu açıktır. Kanadalı nükleer karşıtı bir grup olan Nuclear Awareness Project-Nükleer Bilinçlenme Projesi’ne göre, Kanada’nın Pakistan ve Hindistan’a transfer ettiği CANDU teknolojisi bu iki ülkenin nükleer silah programının temelini oluşturmuştur[30],[31]. CANDU reaktörlerinde doğal uranyum kullanılmakta, atık olarak nükleer silah yapımında kullanılabilecek plütonyum izotopu üretilmektedir.

İran’a Karşı Türkiye’nin Desteği

Amerika’lı üst düzey yetkililerin 2005 yılı sonlarına doğru Türkiye’ye üstüste yaptıkları ziyaretlerde İran’a karşı girişilecek olası bir harekatın konuşulduğu anlaşılıyor. FBI Direktorü Robert Mueller, CIA Direktorü Porter Goss, NATO Genel Sekreteri Jaap de Hoop Scheffer ve ABD Dışişleri bakanı Condoleezza Rice ardarda Türkiye’ye geldiler. Der Spiegel dergisinin haberine göre, Suudi Arabistan, Umman, Ürdün ve Pakistan hükümetleri ile de benzer görüşmeler yapılmış ve İran’a karşı düzenlenecek bir askeri harekat üzerinde konuşulmuş. Goss ziyareti sırasında Türk yetkililere İran’ın El Kaide ile işbirliğini belgeleyen üç dosya ve İran’ın nükleer silah programının son durumu ile ilgili bir dosya vermiş[32].

İran’a karşı Türkiye’nin desteğini almak, ABD açısından önemlidir. ABD, İncirlik Hava Üssü’nde 90 adet sığınak tahrip edici termonükleer B61 bombası bulundurmaktadır[33]. Bu üsten İran’a nükleer silahlarla bir saldırı düzenlenmesi Türkiye’nin onayına bağlıdır.

Türkiye’nin nükleer silahlanmasına onay verilmesi karşılığında ABD’nin İran’a planladığı saldırıyı kendi topraklarından gerçekleştirmesine izin vereceği iddiası bugün yorumcular tarafından öne sürülen bir tez haline geldi[34]. Nükleer silahlanma ile ilgili araştırmalar yapan Mustafa Kibaroğlu, Türkiye’nin nükleer silahlanma isteğinin ardındaki güdüleri değerlendirirken, bir dizi nedene değiniyor. Bunlar arasında ABD’nin ve NPT’nin Kuzey Kore’nin nükleer silahlanmasını engellemekte yetersiz kalması, Türkiye’nin güvenliğinin NATO’nun nükleer şemsiyesi altında sağlanmasına dayanan Soğuk Savaş dönemi doktrinine karşı Türkiye’de oluşan güvensizlik, ABD’nin Kuzey Irak’ta Kürt Devleti kurulmasına izin vermesinden kaynaklanan güvensizlik sıralanıyor[35]. Kibaroğlu Washington Post gazetesinde 7 Mart 2006 tarihinde yayınlanan bir yazıda[36] kendisine Türkiye’nin nükleer programı ile ilgili sorulan soruyu şu şekilde yanıtlamış:

“Türkiye’nin nükleer enerji programını artık desteklemiyorum, çünkü gerçek amacın ne olduğu konusunda kuşkuluyum.”

Saldırgan Amerikan dış politikaları nedeniyle bugün dünya yeni bir nükleer silahlanma yarışı sarmalı içine girmektedir. Irak’ın işgali İran’ın nükleer programını hızlandırmasına neden olmuş, İran’ın girişimleri ise Türkiye’de nükleer maceranın tekrar canlandırılması için bahane oluşturmuştur. Türkiye’nin nükleer silahlanması için uluslararası konjonktür uygun bir zemin sağlamaktadır ve mevcut hükümet ile askeri ve sivil bürokrasi de bu konuda istekli görünmektedir. Nükleer enerjinin neden Türkiye için gerekli hatta zorunlu olduğu yolunda bir kampanya zaten başlamıştır ve buna nükleer güvenlik ile ilgili temaların da dahil edilmesi çok da uzak bir ihtimal değildir. Bu noktada Türkiye’deki barış hareketine ve anti-nükleer harekete büyük bir sorumluluk düşmektedir. Nükleer enerjiye yalnızca çevre ve insan sağlığına zararlı olduğu için değil, nükleer silahlanmaya zemin hazırladığı ve küresel barışı tehdit ettiği için de karşı çıkılmalıdır.


1 “Nükleer santralde kriterlere uyan 8 yer belirlendi.” 04.03.2006, Anadolu Ajansı, Haber,

2 Fatih Uğur, “Nükleer Enerji Yolda” Aksiyon Haftalık Haber Dergisi, Sayı: 579, 09.01.2006,

3 Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması için bkz. BM web sitesi: http://www.un.org/Depts/dda/WMD/treaty/

4 Carter, Ashton B., and Stephen A. LaMontagne. "A Fuel-Cycle Fix." The Bulletin of the Atomic Scientists (January / February 2006): 24-25.

5 Seymour M. Hersh, “THE DEAL: Why is Washington going easy on Pakistan’s nuclear black marketers? New Yorker 2004-03-08

6 Pakistan ilk atom bombasını 1998 yılında patlatmıştır. 1989 yılında Pentagon için çalışan Richard Barlow, Pakistan’ın ABD tarafından terörizmi desteklediği iddia edilen ülkelere nükleer teknoloji sattığını belgeleyen bir rapor hazırlamış ve bunu Baba Bush yönetiminde Savunma bakanı olan Dick Cheney’e iletmiştir. Ancak ABD yönetimi, Afganistan’daki Sovyet işgaline karşı yürütülen savaşı sekteye uğratacağı ve Pakistan’a yapılması planlanan 1.4 milyar dolarlık savaş uçağı satışını engelleyeceği için sözkonusu raporu hasıraltı etmiştir.

7 George Bush, yönetime geldiğinde Kuzey Kore’yi de Suriye, Irak ve İran’dan oluşan şer eksenine dahil etmekte aceleci davranmıştır. Bugün artık Kuzey Kore’nin adı geçmiyor, çünkü nükleer kapasitesi anlaşılmıştır.

8 Bir barış aktivisti olan Mordechai Vanunu 1976-1985 yılları arasında İsrail’in Dimona nükleer reaktöründe çalışmış ve 1986 yılında İngiltere’ye giderek Sunday Times gazetesine belge ve fotoğraflarla İsrail’in nükleer programı hakkında açıklamalarda bulunmuştur. Sağladığı deliller sayesinde İsrail’in 200 kadar nükleer savaş başlığı ürettiği tahmin edilmektedir. Vanunu İsrail ajanları tarafından uyuşturularak kaçırılmış, İsrail’e getirilerek vatana ihanet suçlaması ile 18 yıl bir tecrit hücresinde hapis yatmıştır. 22 Nisan 2004’te serbest bırakıldıktan sonra ülke dışına çıkması ve İsrail’in nükleer programı hakkında konuşması yasaklanmıştır. http://www.vanunu.freeserve.co.uk/

9 Noam Chomsky, “Batı Asya’da A.B.D. Destekli Devlet Terörü”, İmparatorluğa Karşı Durmak içinde Aram Yayıncılık, 2002

10 Noam Chomsy, Kader Üçgeni, İletişim Yayınları, s. 43.

11 a.g.e. s. 32.

12 Kitle imha silahlarının dağılımı için bkz. http://www.globalsecurity.org/wmd/

13 Zia Mian, Controlling the Bomb, Economic and Political Weekly; February 22, 2006 

14 Harsh V. Pant The U.S.-India Nuclear Deal, Iran, and India's Future , January 31, 2006,

15 ABD’nin yeni doktrini için bkz. Noam Chomsky, Irak bir Denemeydi, s. 157 Aram Yayıncılık, Ekim 2003 ve Doktrinler ve Vizyonlar: Dünyayı Kim Yönetecek ve Nasıl Yönetecek?, Noam Chomsky, 7 Haziran 2004

16 Doktrinler ve Vizyonlar: Dünyayı Kim Yönetecek ve Nasıl Yönetecek?, Noam Chomsky, 7 Haziran 2004,

17 Aslında bu füze sistemi, Sovyetler Birliği’nin Reagan’ın “Yıldız Savaşları” projesini ortaya attığı 1983’den beri gündemdedir. “Yıldız Savaşları” projesi o dönemde inşa edilmemiş olsa da Reagan’ın bu projeyi hayata geçirme kararlılığı, dönemin Sovyet lideri Andropov’un Rusya’nın “asimetrik tepkisi” olarak yeni bir savaş başlığı geliştirilmesi için emir vermeye yöneltmiştir ve Rusya bu projeye 20 milyar dolar yatırmıştır. Yıldız Savaşları projesi Bush tarafından yeniden gündeme getirilince o zaman rafa kaldırılan Rus projesi de canlandırılmıştır.

18 Owen Matthews, “Russian Nukes Redux: Looking to recapture lost glory, Moscow is building a new nuclear warhead designed to evade U.S. defenses” Newsweek International,

19 Doktrinler ve Vizyonlar: Dünyayı Kim Yönetecek ve Nasıl Yönetecek?, Noam Chomsky, 7 Haziran 2004

20 Michel Chossudovsky, The Dangers of a Middle East Nuclear War: New Pentagon Doctrine: Mini-Nukes are "Safe for the Surrounding Civilian Population" February 17, 2006

21 ABD’nin yeni nükleer doktrininin gelişimi için bkz. Michel Chossudovsky, Is the Bush Administration Planning a Nuclear Holocaust? Will the US launch "Mini-nukes" against Iran in Retaliation for Tehran's "Non-compliance"? February 22, 2006

22 Michael Keefer, “Petrodollars and Nuclear Weapons Proliferation: Understanding the Planned Assault on Iran”, February 10, 2006,

23 Philip Giraldi, Attack on Iran: Pre-emptive Nuclear War , The American Conservative, 2 August 2005

24 Beerman, William O., and Thomas Stauffer. “Is Iran Building Nukes? An Analysis. The physical evidence for a nuclear weapons program in Iran simply does not exist.” Pacific News Service; Centre for Research on Globalization web sitesinde mevcuttur. (2 February 2006),

25 Karl Vick, Energy, Iran Spur Turkey's Revival of Nuclear Plans, Washington Post Foreign Service Tuesday, March 7, 2006.

26 Türkiye "nükleer tehdit"e karşı arayış içinde, Semih İDİZ, Milliyet, 18 Mart 2006

27 “MHP Atom Bombası İstiyor”, Yeni Binyıl Gazetesi, 30 Aralık 1999

28 “Türkiye’de Nükleer Bilimler ve Nükleer Teknoloji”, Prof. Dr. Ahmet Yüksel Özemre, Mühendislik ve Makine Dergisi, Sayı: 404, Eylül 1993, S: 12. Aktaran: Arif Künar “Neden Nükleer Santrallara Hayır?” Broşür.

29 Fatih Uğur, “Nükleer Enerji Yolda” Aksiyon Haftalık Haber Dergisi, Sayı: 579, 09.01.2006,

30 Dave Martin, “The Threat of Nuclear Weapons Proliferation from Turkey”, Nuclear Awareness ProjectJune 1998,

31 David H. Martin, “The CANDU Syndrome:Canada's Bid to Export Nuclear Reactors to Turkey” Nuclear Awareness Project for the Campaign for Nuclear Phaseout,

32 Jurgen Gottschlich, “Spekulationen über US-Schlag gegen Iran” Der Spiegel, 23 Aralık 2005.  İngilizce çevirisi için bkz. “U.S. Reportedly Planning 2006 Attack on Iran” çeviren: Carl Bergquist

33 National Resources Defense Council, Nuclear Weapons in Europe , February 2005

34 Michael Keefer, “Petrodollars and Nuclear Weapons Proliferation: Understanding the Planned Assault on Iran”, February 10, 2006,

35 Mustafa Kibaroğlu, “Beyond Iran: The Risk of a Nuclearizing Middle East”, The Washington Institute Luncheon

36 Karl Vick, Energy, Iran Spur Turkey's Revival of Nuclear Plans, Washington Post Foreign Service Tuesday, March 7, 2006.