Evdeki Hesap…

Oya Koca

Ocak, 2007

Dünyada dinmek bilmeyen savaş ve huzursuzluklar ile petrol ve doğal gaz kaynaklarının üçte ikisi, komşu Ortadoğu ve Hazar bölgesi coğrafyasında. Yeryüzüne çıkarılan enerjinin iştahla bekleyen pazarlara “doğal” akışının önündeki fiziki engeller, teknoloji, politik engeller ise kadife devrimler, darbeler ve gerekirse işgallerle aşıldıktan sonra, geriye akışkanlığın temininin bekçiliği kalıyor. Türkiye doğal “enerji köprüsü” olarak böylesi bir misyon üstleniyor.

30 yıldır Irak petrollerinin Doğu Akdeniz’e sevkini sağlayan Kerkük Yumurtalık güzergahından 2005 yılında 80 milyon ton petrol aktı. Mayıs 2005’de açılan 1.776 km’lik Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattına verilen ilk petrol, Adana’ya tam bir yılda ulaştı. BTC'nin ekonomik hale gelebilmesi için yılda 50 milyon ton petrol taşınması gerekiyor, 2010 yılında bu mümkün olacak; üzerimizden Avrupa'ya artan miktarlarda Hazar ve Ortadoğu gazı da taşınacak; Nabucco adlı yeni bir proje ile Bulgaristan, Romanya ve Macaristan güzergahı izlenerek Avusturya'ya ulaşılması planlanmakta. 2020 yılında hattan geçen doğalgaz miktarının yılda 31 milyar metreküpe çıkarılması hedefleniyor.

Hedef Avrupa’ya Avrasya enerjileri daha ucuz ve alternatif hatlarla taşımak, biz rol dağılımında “koridor” olmanın gereğini yapıyoruz. BOTAŞ’ın bu sansasyonel boru hattı projelerindeki ortaklığı hükümet kanadınca çokça öne çıkarılırken, çevresel risklerin ve maliyetlerin yüksek olduğu bu girişimlerden alacaklarımız devede kulak; Türkiye BTC’den 2022’ye dek senelik 200-250 milyon $ transit geçiş ücreti alacak.

Borç alacak dengesizliğinin boru hatlarının geçiş iratlarını silip süpüreceği bariz; sadece bir kalem hareketiyle 2003’de Hilmi Güler tarafından revize edilen hesap formülü, Rusya ile yapılan farklı doğalgaz anlaşmalarının tümü birleştirilip tek potaya alınınca, BOTAŞ’ın iç piyasaya verdiği doğalgazda 2028’e kadar Rusya’ya 14 milyar $ fazladan ödeyerek kamu zararı oluşturacağı bilirkişi raporlarıyla tespit edildi. Yerel ve yenilenebilir kaynaklardan sürdürülebilir enerji sağlamak, arz güvenliğinin temini, enerji kaynaklarının çeşitlendirilmesi açısından enerji yönetimindeki hayati zaafiyetlerin, başka rakamlar ve uluslararası politik gelişmelerle tarif mümkün:

2005 yılında toplam enerji ihtiyacımızın % 70’ini ithalat yoluyla karşılamış durumdayız.
Petrol, doğlagaz ve kömür ithalatına giden toplam harcama 29 milyar $.

Özellikle elektrik üretim kompozisyonunda ithal girdi 90’lar itibariyle alarm verici şekilde artmiş durumda. Elektrik enerjisi üretiminde hidrolik santralların payı 1990’da %40.2 iken, 2007 sonunda %24.1 e gerilyecek, buna mukabil aynı dönem itibariyle doğalgazın payı %17.7’den %45’ çıkacak.

Tekrarlayalım, Türkiye’de toplam elektrik üretimi içinde doğalgazdan elektrik üretiminin payı halen %43. Bir doğalgaz denizinin üzerinde oturan, dünyanın en büyük rezervine sahip Rusya dahi elektrik üretiminde doğalgazı ancak % 45 oranında kullanıyor. Üstelik biz bin metreküp gaza 130-290 (?!)$ civarında döviz öderken, Rusya'da elektrik üretim ve dağıtımında tekel olan Ortak Enerji Şirketi, elektrik üretimi için Gazprom'dan aldığı gaza 46 $ ödüyor! 2005 yılı toplam doğalgaz ithalatımız 24 milyar metreküp, bunun da %65’lik kısmını Rusya’dan alıyoruz. Gidişatımız bu şekilde olursa yıllık doğalgaz tüketimimiz 2020 yılında tahminen 80 milyar metreküpe çıkacak.

Isınma ihtiyacını karşılamada kullanılması gerekirken, yüksek fiyatlı yüzde yüz alım garantili sözleşmelerle gelen doğalgazı emsalsizce elektrik üretiminde kullanarak elimizdeki enerjinin %65-70'ini atmosfere atıyoruz. Karbon emisyonlarında dünyada ilk yirmi ülke arasında yer alan Türkiye'de sanayi elektriğinin fiyatı, AB ülkelerinin çoğunluğundaki fiyatın yaklaşık iki misli. Türkiye'nin elinde güçlü bir hidrolik ve termik santral ağı bulunmasına rağmen bunlar verimli kullanılmıyor.

 

Elektrik düğmesine her bastığımızda eğitim, sağlık, adalet gibi sosyal hizmetlerin altını oyan, git gide ülkeyi zarara sokan bir sistemi devreye sokuyoruz. Cari açıklar, kaynakların kötü kullanımından dolayı yatırım maliyetlerinin yükselmesi, üretimden kaçış, bütçe açıkları, istihdam açıkları, ekonomik istikrarsızlık olarak yaşamın her alanına yansıyan bir bedel ödüyoruz. Bunun üzerine bir de dışa bağımlılık boyunduruğu biniyor. Her an “sebepsiz yere” yabancı ülkelerden almakta olduğumuz enerji kesilebilir. Ukrayna, Gürcistan ve Belarus’un Rusya ile yaşadığı egemenlik çekişmeleri enerji üzerinden sürmekte. Türkiye’de bu sıkıntılardan etkileniyor, Iran Rusya’dan sonra muhtemel enerji krizi tetikleyicilerinden.

Nitekim, ilgili anlaşma çerçevesinde Türkiye’ye günlük 27 milyon metreküp doğal gaz vermesi gereken İran, havaların soğumasını nedeniyle sıkıntıda olduğunu gerekçe göstererek, Türkiye’ye verdiği doğal gazı bir iki haftada 7 milyon metreküpe düşürebiliyor. İran’ın vanaları kısmasında ertesi haftalarda gazetelere yansıyan şu haberle bağlantılı konjonktürün etkisinin olmadığını kim iddia edebilir: “İran'ın Natanz'daki uranyum zenginleştirme tesislerini nükleer bir saldırıyla yok etmeyi amaçlayan İsrail'in gizli planlar yaptığı öne sürüldü. İngiliz Sunday Times gazetesinin haberine göre, İsrail'in "tek vuruşla " İran'ın nükleer kapasitesini yok edebilmek için aralarında Türkiye'nin de bulunduğu 3 farklı güzergâh üzerinde durduğu belirtildi...”

Doğalgaz depolama kapasitemiz sıfır; Türkiye’den daha küçük bir pazar olan Avusturya’nın elinde bile muhtemel bir krizde kullanılmak üzere 90 günlük gaz rezervi varken, Türkiye’nin bir günlük bile gaz rezervinin bulunmaması stratejik ve ekonomik bir gaf! Alınamayan gazın telafisi için ödediğimiz ekstra milyonlaca dolar da cabası.

Evdeki hesap ortada. Planlamaya dayalı, istikrarlı ve uzun vadeli ulusal bir enerji politikası olmayan, enerjiyi etkin kullanamayan bir ülkede doğalgaz kesintisini bahane eden Enerji Bakanı’nın sanki elimizdeki tüm kaynaklar verimli değerlendirilmiş de yetmemiş gibi “nükleere mecburuz” demesi ancak “çarşıdaki hesabın eve uydurulması” olarak açıklanabilir.